Page 317 - PENDIK
P. 317
bir kutunun içinden bu nane şekerlerinden çıkartıp birer tane ağızlarına atıyorlar. Deniz havası, nane şekerleri ve inciler... Ya Lale Müldür gibi, “likit inci”den yapılmış elbiseler giymekten söz etseydim ne diyecektiniz? Doğ- rusu herkesin hayallerine anlayış göstermemiz lazım. Benimkiler basit! Ve- dia Teyzem işte o likit inciden dokunmuş bir geceliğin içinde oturuyordu aynasının karşısında. Lale Müldür’le yolumuz bir üçgende kesişecek, ben henüz küçük bir çocuğum, önce beni bir büyütün, sonra daha ne üçgen- ler göreceksiniz bir bilseniz. Kuru mantığın soğuk ikliminden hayallerimle kurtulabileceğimi annemden öğrenmiştim. Midye kabuklarımın içindeki sedef kısmı kazıyarak elde ettiğim ince tozla teneke kutularımı nasıl parlat- tığımı ve ileride makyajla uğraştığım genç kadınlık günlerimde öğrendiğim üzere inci tozunun kıymetli bir yağla miks edildiğinde tende yarattığı sedefî beyazlığı da anlatacağım sizlere. Zehravi’den geliyorum, ona en çok benze- yen torunuyum, anneannemle ve teyzemle Pendik’teki bahçemizin sanki çalıp söylediği “Endülüs’te Raks”ı dinleyerek büyüyorum. Meraklarım, ar- zularım, istidatlarım ve etkisinde kaldığım ‘çocukluk ziyafetlerim’ doğrul- tusunda, gazeteci olmanın dışında, her şey olabileceğimi ümit edebilirdik.
317
İçleri kavuniçi renkli, sedef, okyanusların sesinin gelip gelmediğini işit- mek için kulağıma koyup dinlediğim büyük denizkabuklarının, bazı ev- lerde kültablası olarak kullanıldığını gördüğümde üzülüyordum. Onların içinde sigara söndürülmemeliydi. Ben onların hepsini renklerine göre ayrı saksıların içinde saklayan, altınlarını her gün sayan Kral Midas gibi onlar- la oynayan müthiş bir koleksiyoncuyum. Bir botanikçi, bir doğa bilimcisi, bir çevre mühendisi, ben beş - beş buçuk yaşında çekirdekten yetişme bir ziraatçıyım. Dinleyerek, düşünerek, ölçüp biçerek, tartarak öğreniyorum. İyi, kötü, doğru, yanlış, eksik tanımlamalarımın ölçüleri doğayı izlememle birlikte gelişiyor, annem “zehri zehir yapan miktarıdır” diyor. Çalı görünü- münde, kupkuru bir asmanın damarlarına baharla birlikte nasıl yavaş ya- vaş kan geldiğini, bu kanla renginin değişmeye başladığını, deli dolu, döne döne kıvrılarak çıkan dallarında, filizlerinde beliren ipeksi, kadifemsi, mi- nik, yeşil-kahve arası renge sahip yapraklarının tamamen yeşile döndüğünü ve bu asma dallarının, gelişen filizlerin o dolgun üzüm salkımlarını hiçbir zorluk çekmeden taşıdığını görüyorum. O kıvır kıvır iki filizin birbirine sarılması ve yavruları olan üzüm salkımlarını taşıması çok ilginçtir, asla kopartamazsınız. Ve o gün bugün, özellikle dedemin böğürtlen şarabı ya-

