Page 440 - PENDIK
P. 440
440
İstanbul, 1974’e kadar nispeten güzel, zarif, şık, iyi eğitimli, kalite ve klas kıratına sahip kaldı. Sonra ne olduğunu anlayamadık, üslup, çizgi değişme- ye başladı, 1900’lerin büyülü art deco Fransız havası, 1950’lerin gösterişli Amerika’sının caz, blues, rock and roll kültürü ve Güney Amerika’nın ateşli milonga rüzgârı kesildi. Yavaş yavaş Avrupavari yaşamdan dönülmeye baş- landı ve yine Türkiye için Batı’da develi sahneler gösteren filmler çevrilme- ye başlandı... Devesini güreştiren, ayısını oynatan, kadınını döven, öldüren bir ülke olarak gösterilmeyi, şapkalı, fraklı görünmeye tercih edenler oldu. “İşgal ordularına teslim olsaydık ben dinimi daha özgür yaşayacaktım” di- yen genç kızlarımız yetişti. Ulaşılan medeniyet seviyesi Afganistan’ın zenne kültürüne yaklaştı; “Bir defadan bir şey olmaz!” denilebildi... Oysa her şey o ilk’le başlıyordu. İlklere yol verildi.
90’ların sonunda, internet denilen şeytanla toplumdan, sosyal hayattan kopartılıp alınmadan önce, sanatın her türlüsü ile iç içe yaşanan günlerde biz çok daha dengeli, sağlıklı ve mutluyduk. Günün sorusu, “şeytanın bizi kullanamaması için biz şeytanı nasıl kullanırsak onu altedebiliriz”de kilit- lenecekti. Şimdi her şey, tüm seksüel görseller, faaliyetler bilgisayar ve cep telefonlarınızda ‘gizli saklı’. Piyanistlerimizin dans müziği yaptığı gece ku- lüplerimiz de kapandı. Medeniyet dediğiniz tek dişi kalmış canavardı hani, o tek dişi ile tüm Ortadoğu’yu çiğneyip yutmakta. Sabun köpüğü balon- larıyla oynamaya alışmış, neredeyse başaksız buğday hâline dönmüş bir toplumda kültür, sanat, fizyoloji, psikoloji ve sosyolojinin dikkate alınması ne kadar gereksiz kalıyor biliyorum. Ah! Kabiliyet, bende biraz kabiliyet olabilseydi! Bir Manna tonik lütfen, tarçın misali bol 24 ayar altın tozu ser- pilmiş olsun! Tekila kurtçukları misali, içine birkaç ‘değerli taş’ atınız, elmas olması tercih nedenidir. Kaç harnup çekirdeği bir buçuk gram gelir? İşin içinden çıkamayacak gibi oldum mu, zihnimi rahatlatmak için bir yudum bir şey içmem lazım. Anneme göre eğer alan açılmazsa, kabiliyet gelişemez- di, “Seni ancak felsefe temizler kızım!” deyip duruyordu...
Cicero’nun üslup yüksekliğine, bir Salvador Dali ve Picasso’nun aykırı- lığına, İspanyol veya Fransız kadını zarafetine düşmek(!) varken, Gazeteci Gülden Hanım’ın “müthiş renkli kişiliğinin” “taklidi olmaya” “erişebilmek” öyle herkese nasip olacak bir iş değildi. Almanlar dinleme sanatının efen- dileridir. Sinyal olgusunu keşfeden İngilizler, SIGINT operasyonlarını en iyi yürüten Fransızlar, belki FBI’dan bir polygraf uzmanı veya Nasa görevli- si... Yok mudur içlerinde bana yardım edecek; dünyayı dinlerken, hikâyede

