Page 442 - PENDIK
P. 442

    442
yok etmişlerdi... Bölgeye yerleşenlerin eskileri, anneannemin kürklü, şap- kalı, eldivenli hâlini gördüklerinde birbirlerine “Burların (buraların) sahi- bi kadın, Ermeni!” diyerek ağaçlarımızın kesilmesini meşru hakları olarak göstermişlerdi. Yıllar yıllar sonra benden helallik istemişler, almadan ölüp gitmişlerdi...
Yan komşumuz Baykuş Hanım’ın kızı Malike Hanım Teyzem, telefon açıp, anneannemin rahatsızlandığını, karnının şiştiğini haber verince an- nem “Gidelim!” demişti. Anneannem bana göre en büyük hatayı, dedem- den miras kalan para, mal mülk, hatta evde bulunan değerli eşyalara kadar her şeyi hayattayken evlatları arasında bölüştürmek istemesiyle yapmış, bunun sonucunda o süreçte en çok yıpranan da kendisi olmuştu. Her şeye rağmen, yine de elinde kalanların gücüyle dik duruşlu bir kadındı, ona asla bir şey olabileceğini düşünemezdiniz, fakat hayat bizim düşüncelerimize paralel şekillenmiyordu, onun bambaşka bir işleyiş sistemi vardı.
Pendik’te bahçeden içeri girer girmez bahçenin hayatiyetini kaybetmiş olduğunu, susuzluktan toprağın renginin değiştiğini, hatta üzerini bir toz tabakasının kapladığını fark etmiştim; yer yer şimşirler kurumuş, menek- şelerden eser kalmamış, palmiyelerin sararan yaprakları kesilmemiş, üze- rinde duruyordu. Arka bahçe? Arka bahçeye duvardan duvara bir karış yer bırakılmaksızın beton dökülmüş, meyve ağaçlarımızın yerine havaya doğru insaat demirleri uzamıştı. Evimizin bahçesi, Beria Teyzem’in büyük bir açgözlülükle (annemin tabiri) bitişik nizam denilen şekilde, su kuyula- rının üzeri dâhil olmak üzere, arka bahçeye beton döktürmesinden itiba- ren ölmüştü... Eller, zeytin ağaçlarımızı kesip yakmışlardı, bu çok muydu? Oysa bir zamanlar Mehmet Efendi sararan palmiye yapraklarını keser, yan taraftaki küçük kulübemizin damının üzerine sıralar, geniş büyük yapraklar içerisini serin tutmaya yarardı. İyice kuruduklarında, güneş vurunca yap- raklar parlar, küçük dam, uzaktan bakıldığında altından bir çatı görünümü- nü alırdı... Boşuna yumurtalarımı altın olsun diye ekmemiştim ben oraya. Düşünce gücü işte!.. Yumurtalarımın akıbetinin ne olduğunu, durumun nasıl bir vazgeçiş ya da hayal kırıklığı içinde sonuçlandığını hatırlayamıyor- sam da, kulübenin damını altın olarak gördüğümü düşündüğüm günlerim gayet canlı... “Olumlu düşünce!” “Pozitif düşünce!” Bir türlü şu kişisel geli- şim kitaplarına ısınamadım; geçmişi affetme, kendini yönetme, korkuyu saf dışı etme, içimizdeki özün gerçek zenginliği, vs. vs. budalalara mektuplar!..































































































   440   441   442   443   444