Page 50 - PENDIK
P. 50
50
mükemmeldiler. Ben onların torunuydum, öyleyse ben de değerli ve mü- kemmeldim. Olmuş muydu acaba? Annem ise, evde özel eğitim alan ço- cuklar misali, beni işliyor, yarınlarıma yatırım yapıyordu. O, yatırımın her türlüsünü çok severdi. Bana masallar anlatmıyordu, çünkü mucizelere ve gökten üç elma düştüğüne pek inanmıyordu, “Elma düşse düşse ya ağaçtan düşer, ya insan eliyle atılır, gökten atılan bir şey varsa o da insanoğludur” diyordu. O bilimin ilkelerine tecavüz eden her şeyi hayatından çıkarıp at- mıştı. Bilimin ötesinde “hikmet” diye algılanacak her şeyi, Allah’ın hikmeti olarak kabul etmek yerine, “henüz bilimin ulaşamadığı teknoloji” olarak izah ederdi. Buna büyü bile dâhildi. Bana hatırladığım ilk hediyesi, okuldan dönerken getirdiği küçük karton kutunun içindeki minik tırtıllardı. Onlara bütün aile, özenle, bahçemizin dut yapraklarından veriyorduk. Siyah ağızla- rı ile o yaprakları nasıl büyük bir süratle bitirdiklerine aklım ermiyordu, ne çok yiyorlardı, küçük siyah dışkılarını temizlemeye yetişemiyorduk anne- annemle. Büyüdüklerinde, bir gün, başlarını kaldırıp aranmaya başladılar, havada bir şey bulmaya çalışırcasına bakınıp duruyorlardı, kutunun orasına burasına gidip, adeta telaşla ev yapmak için arsa bakanlar gibi inceleme ge- zintisindeydiler. Dedem dâhil hepimizin gözü üstlerindeydi, sonra kutuya tıpkı kuşların yuva kurarken kullandığı gibi, birkaç ince ağaç dalı bıraktık. O zaman kendilerine yer beğenip, oradan oraya tükürükleriyle iplik yapmala- rını, kozalarını örüp içine kıvrılarak kendilerini örtmelerini ve kaybolmala- rını seyrettik. “İşte” demişti annem, “benim bu dalları onlara koymam, onlar için ‘Allah’ın bir hikmetidir.” Sonra derilerini bırakıp, kelebeğe dönüşmele- rini ve yumurta bırakmalarını izlemiştik. O kozalardan anneannemin ipek tafta yatak örtüsünün perdelerinin, şifon fularlarının yapılmış olduğunu da öğrenmiştim. Dört buçuk, beş yaşındayım ama on dört yaşındaki biri gibi bilgiliydim (matematik dışında); üstelik o günlerin meşhur kişileri ile de ilgiliydim. Örneğin, komedi ustası Şarlo’nun yani Charlie Chaplin’in bacak atışlarını, takma bıyığı ile Hitler Amca’yı taklit ettiğini, Laurel ve Hardy’nin Uçuk Askerler filmini biliyordum. Annem Hardy’nin konuşmasını taklit ediyor, sinirleniyorum, bozuk konuşulmasına, diksiyon kaymasına taham- mülüm yok. Şarlo, bir dahi imiş! “Kahkahalarımı, içimdeki acıların sesini bastırsın diye atarım” demiş. Ben de öyle yapacağım!.. Onun Çocuk (The Kid) adlı filmini görmüş müydünüz? Yıllar sonra izlediğimde, küçüklü- ğümde annemin bu filmin bazı sahnelerini canlandırarak anlatışına, ayrın- tılara inişine bir kez daha hayran kalmıştım. Bu ‘sinema seansları’ genellikle

